Toplum Üzerine Düşünceler

Bir toplumu iktidarlar, yasalar, yargıçlar, askerler yönetmez. Esasında toplum kendi kendini yönetir, yargılar, düzene sokar. En başta bahsedilenler, sadece bu sürecin sonuçlarıdır.

Şöyle izah etmek gerek: insanlar daima idarecilerden, bürokrasiden yahut kanunlardan, hukuk sisteminden, mahkemelerden yakınır. Kendisini koruması gereken kolluktan kendini korumaya çalışır. Peki neden? Günümüzde her iş yasalara göre yapılıyorken, neden bu hengame?

Aslında bir diğer sorun da budur: toplumu yönetenlerin, toplumdan basiret ve feraset namına ne bir adım ileride ne bir adım geride olmasıdır. Bu da yine en baştaki bahsin sonucudur.

Şimdi bu soyut anlatımı yaşama indirmeli: Kanun nedir? Yahut hukuk? Hatta düzen nedir?

Hukuk, kanun değildir. Kanun denilen, yazıdan ibarettir. Hukuk ise doğrudan doğruya muhakeme ve vicdandır. Bu kadar, sadece bu kadar… Yani insani iki meziyetin birleşmesidir.

Gelelim düzene… Tüm sorunun kalbi, bu kelimenin zihinlerde kazınmış olan “idrak” şeklidir. Düzen yoldaki kırmızı ışık değildir. Düzen karakoldaki tutanak yahut kelepçe de değildir. Düzen ne koskoca adalet saraylarıdır ne de yüce meclislerdir. Bunlar sadece binadır, kağıttır, demirdir.

Düzen bunlarla sağlanmaz. Yalnız kalamayacak kadar aciz olan insanoğlunun, toplum halinde yaşarken birbirine tahammül edebilmek namına, kendi elleriyle yaptığı, kurduğu şeylerin tahakkümü altına girmesi, insanların zihnine düzen olarak kazınmıştır. Yani insanlar zanneder ki; hakim önündeki kanunda öyle yazıyor diye öyle hüküm vermektedir. Yöneticiler, devletin âli menfaatleri öyle gerektirdiği için öyle bir yönetim sergilerler. Veznedeki memur, sırf sistem çalışmadığı için hiçbir şey yapamayacak vaziyettedir. İşte insanlar bu denli komik yanılgıları bütün bir hayatları boyuncu toplar, üst üste koyar. Sonra diğer insanlarla yan yana gelirler ve böylesine toplumlar ortaya çıkar.

Bakunin’e atfedilen bir söz vardır: hukuk iktidarların fahişesidir. Hukukun tanımını yukarıda yaptık. “insan” aklı da vicdanı da kimseye fahişelik etmez. Kanunlar dersek, kağıt ve mürekkebin de böylesine bir özelliği olabileceğini düşünmüyorum. Bu tatsız yakıştırmayı olsa olsa yukarıda bahsedilen insanların hayatı idrak biçimleri hak eder. Yoksa bir “ide” ve bir kağıt tomarı değil.

Düzen kavramı ne değildir’i açıkladıktan sonra ne olduğunu da açıklamak gerek. Düzen basit bir şekilde kişilerin dünyayı, hayatı kavrayışlarından ibarettir. Yani hakim hüküm verirken elbette yasalar ona yol gösterecektir; elbette bu düzenin getirisidir. Ancak o yasalar düzen değildir. Toplumun genel ihtiyaçları ve sorunları hakkında bir çerçevedir. Yoksa ona her durum için farklı farklı olarak akıl ve vicdanıyla şekil verecek olan hakimdir. Yani düzenin temeli dediğim gibi insan zihnidir; onun o son şekillenmiş halidir. Bu nedenle de bürokrasi, insanlığın zavallılığının göstergesidir. Toplum yaşamında elbette yapılan işlerde usuller olacaktır; ancak sırf bu usullerle bir sistem kurmak, memurun saat tam beş olunca onca sıraya rağmen vezneyi kapatıp gitmesi kadar komik ve sinir bozucudur.

Kendini yeryüzündeki en üst varlık olarak gören insanoğlunun bu deli saçması hayat şekline katlanmasının, boyun eğmesinin hatta üstünlük sahibi bir konuma geldiği anda bu garipliklerin en sadık ve en cevval bir uygulayıcısı olmasının sebebi nedir peki? Basit: insanlara nasıl “insan” olunacağı öğretilmeden neyi nasıl en iyi şekilde yapacağı öğretildiği takdirde ortaya işini iyi yapan hayvanlar çıkmaktadır. Aynen bugün olduğu gibi…

İşte bu nedenle toplumları ne çalıştıkları fabrikaların patronları ne de itaat ettikleri yasalar yönetir. Toplumu da insanda olduğu gibi “idraki” yönetir. Yani insan gözünü açınca ne görüyor, gördüğünden ne anlıyor, anladığına karşı nasıl bir tepki aklında ve vicdanında ortaya çıkıyor ve son olarak bu tepkiyi dışa nasıl aktarıyor; bütün bunlar idrak yeteneğinden doğar. Toplum için de bu durum böyledir. Toplumun da bir kavrayış biçimi vardır, buna göre ürettiği hareketleri vardır. Hareketlerinin meydana getirdiği sonuçlara karşı bir duruşu vardır. Yine örneklemek gerekirse; toplumdaki yöneticiler, hakimler  komutanlar, patronlar toplumun mahsulleridir. Toplum yapısının neticesinde, bir süreç içinde gelişmiş ve ortaya çıkmışlardır. Eğer o hakime kanunu nasıl uygulayacağı ve hangi hallerde hangi şekilde hüküm vermesi gerektiği değil de; ta en baştan, daha çocukken hakkı gözetmenin ne denli kutsal bir iş olduğu, kişinin doğru bir iş yaptığında tattığı o hazzın en yüce haz olduğu ve diğer cismani hazlardan ne denli üst ve haklı olarak kalıcı olduğu küçük hakime verilseydi; önce nasıl “insan” olabileceğini öğrenmiş olurdu. Yahut küçük fabrika patronuna, küçük iş adamına çalışan kişiye hakkını zamanında teslim etmediği takdirde o kişinin çocuğuna küçük bir hediye dahi alamayacağı zaman yavrusunun yaşayacağı his tattırılsa veya tefekkür ettirilebilse; o küçük patron büyüdüğü zaman insanları meta, sermaye; metayı ise yaşamın kaynağı olarak görmezdi.

Bu çarpıklığın düzelmesinin tek yolu, toplum genelinde bunun görülmesidir. Eğer bütün bunlar toplumda “yanlış” olarak algılanmazsa, toplumun ürettiği her nesil yine aynı basamaklar üzerinden gider ve yine aynı neticelere ulaşır. Bu kısır döngüye girmemek için toplumun, toplumda da her insanın önce kendini daha sonra ise evladını nasıl ve hangi değerler üzerinden yetiştirmesi gerektiği kesinlikle kavranmalıdır. Yoksa ortaya çıkan her yaşam, birbirinin aynı olan bir milyon konserveden farksız olur.

Rasim Can ÇAKIR