“Özür” Kanunu

03 Mayıs 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 6462 sayılı Kanun’la muhtelif kanun ve kanun hükmünde kararnamedeki “engelli bireylere yönelik ibarelerde” düzenlemeye gidildi. Askerlik Kanunu’ndaki “çürük”, Köy Kanunu’ndaki “sakat”, Devlet Memurları Kanunu’ndaki “özürlü” ve türevleri, kanun diliyle bağdaşmayan, çağ dışı pek çok ifade yerini “engelli” ve “engel” kavramlarına bıraktı.

Çok klişe bir söylemle devam etmek gerekirse: Kanun yapmak bir sanattır. Kanun lafzının açık, herkesçe -belli bir düzeyde- anlaşılabilir olması, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan haklarını öğrenme özgürlüğü ve ödeviyle doğrudan alakalıdır. Ancak bu noktada kanun lafzının açıklığı ve anlaşılabilirliğiyle “ciddiyeti” arasındaki denge, çokça göz ardı edilmektedir. Hukuk metinlerimizde ciddiyetin ağdalı, karmaşık yahut başı sonu arasında fersah fersah mesafe olan uzun cümlelerle; anlaşılabilirliğin ise “avamlığa kaçan” bir üslupla sağlanacağı zannı halen devam etmektedir.

Kanun siyasi iradenin bir ürünüdür; siyasi iradenin toplumu şekillendirme yöntemlerinden biridir. Ancak Türkiye’deki kanunlaşma süreçlerinin teknik boyutunun dahi siyasi olması, onu bilimsellikten uzaklaştırmaktadır. Hatta gelmiş geçmiş hemen her siyasi iktidarın aynı yönde davranışları sonucunda Türkiye “çarpık kanunlaşmaya” maruz kalmıştır. Aslında sistematik olmaktan uzak, bilim insanlarına ve toplumun ihtiyaçlarına kulak verilmeksizin “idari otorite” için yapılan her kanun, hatta mevzuata ilişkin her düzenleme, kanunu uygulayanlar ile “kanuna maruz kalanların” arasını açmaktan başka işe yaramamıştır.

Kanunlaşma süreçlerinde yapılan hatalar enine boyuna incelenmesi gereken bir konudur. Ancak sadece üslup kısmına dönecek olursak, bu bile ülkemiz adına fazlasıyla göze batan bir durum yaratmaktadır. En güncel örnek ise mevzubahis Kanun’la -nihayet!- ortadan kaldırılmaya çalışılan “özürlülük” ifadesidir. Kimin, neden, kime karşı, ne özrü olduğunu kimse açıklayamazken, ifade dağarcıklarımızın en sıradan bir terimi olmuştur bu “özürlü olmak”. İnsanların fiziksel olarak engellere sahip olmalarını bir özür, bir “kusur” olarak gören garip zihniyetin ne zaman gelip bu denli büyük çapta bir toplumsal normallik kazandığını anlamak gerçekten çok zor. Kanunlara nasıl girdiği belli olmayan bu garabet, kanunlar vasıtasıyla derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının adlarına bile sıçramış durumdaydı. Engelli insanlarımızın toplumla arasındaki “engelleri” kaldırmayı amaç edindiğini söyleyen bu kuruluşlar, daha ilk adımda yanlışa düşüyorlardı. Temennimiz, mevzubahis mevzuat değişikliğinin toplumsal dönüştürücü etkilerini de görmek olacaktır yakın zamanda.

Son söz olarak; kanunu bilmemek nasıl bir mazeret değilse -tersten okuyacak olursak kanunu bilmek nasıl herkes için bir ödevse- kanunun da içeriğiyle olduğu kadar şekliyle de, üslubuyla da herkesi kapsaması, kanun koyucunun ödevidir. Yani kanun, ifade biçimiyle kimseyi dışlamamalı, ötekileştirmemelidir; hatta biraz daha ileri gidelim: Kırmamalıdır, incitmemelidir!

Rasim Can ÇAKIR