Eski Sovyet Çatısı, Yeni Ortak Tehdit ve Yahudi-Şii İttifakı

Hazar Havzası sadece sahip olduğu hidro-karbon ve doğal gaz rezervleri ile değil aynı zamanda da dünyanın gözünün üzerinde olduğu stratejik çatışmalar ile günümüz uluslararası siyasetinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Coğrafi ve siyasi olarak Türkistan bölgesine açılan kapı olması yanı sıra Rusya’nın ve İngiltere’nin ise imparatorluk dönemlerinden itibaren ise bölgedeki devletler haricinde de pek çok aktörün etkili olduğu bir oyun sahasıdır.

Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Rusya’nın kıyı paydaşlığı yaptığı Hazar Havzası süper güç olarak tabir edilen devletlerin ötesinde yeni bir aktörün diplomatik, stratejik ve ekonomik müdahalesi ile yeniden gündeme gelmiş bulunmakta.  Bölgedeki bir diğer yeni aktörün adı ise İsrail. İsrail’in kuruluşundan itibaren Ortadoğu’ya ilişkin meselelerin devletin en çok odak noktasına koyduğu meseleler olduğu hepimizin malumudur. İsrail’in dış siyaseti aslında pek çok farklı aktör ile ilişki kurmaya müsait olsa da çok temel bir kaç prensibe dayanmaktadır ki, bu prensipler de Türkistan coğrafyasına ve Hazar Havzasına nüfuz etmeleri için kendi dış politika yürütücülerine gerekli argümanı fazlasıyla sunmaktadır. İsrail’in kurucu başbakanı olarak bildiğimiz; askerlikten, sanayi atılımlarına, yönetişimden dış politikaya kadar pek çok konuda temel politikaları Yahudi toplumuna benimsetmiş olan David Ben-Gurion’un temel “çevreleme ittifakı” doktrini günümüz İsrail dış politikasında mantıken sabit aktörsel olarak ise değişmiş şekilde uygulandığını görmekteyiz. Doğu Akdeniz’de bulunan yüzölçümü Türkiye’nin Konya ilinden küçük 8.5 milyon nüfusa sahip bir ülkeyi binlerce km ötede ittifak, işbirliği ve askeri teknoloji alanında etkileşim arayışına iten sebepler de bu doktrin kapsamında değerlendirilebilir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkistan ve Kafkasya bölgelerinde Türk Devletlerinin bağımsızlıklarını ilan etmeleri, yirmi sene gibi kısa bir zaman diliminde ülkelerdeki refah seviyelerinin dünya standartlarına erişmesi, her ne kadar otoriter olsa da devletlerin istikrarlı yönetiliş biçimleri sayesinde kazandıkları ekonomik etkinlik ve küresel boyutta aktör pozisyonuna geçmeleri hepimizin yakından gözlemlediğimiz gelişmeler olmuştur. Bizlerin pek de bilmediği bir diğer gelişme ise yine SSCB’nin dağılmasından sonra “eve dönüş yasasını” yürürlüğe koyan İsrail’de yaşanmıştır. 90’lar başı itibariyle 4,5 milyon nüfusa sahip olan İsrail SSCB’nin yıkılışından sonra 800.000’in üzerinde Rus kökenli Yahudi ya da anne soyundan Yahudi akrabası olan Rus göçü almıştır. Bu göç ise 2000’lerin başında siyasette Rus kökenli politikacıların ve partilerin ciddi bir İsrail sağ bloğu olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. İsrail ve Hazar havzasındaki diplomatik hamlelerinin bilinir ve kestirilebilir özelliklerini incelemeden göç sosyolojisinin incelemekte ise uluslararası politikaların belirlenmesinde yapılacak esnemelerin nasıl çeşitlendiğini anlamlandırmak için fayda vardır. Neticede İsrail Likud liderliğinde uzun yıllardır sağ blok ile yönetilmekte ve bu blokta Rus göçmenlerin karar verici mercilerdeki etkinliği büyüktür.

Çevreleme ittifakı politikalarına dönecek olursak İsrail devleti bölgede var olabilmek için 90’lı yıllardaki Oslo Barış Görüşmelerine kadar Arap olmayan unsurlarla ittifak halinde bulunmayı önemsemiştir. Türkiye, Etiyopya, İran (İslam devrimi öncesi) gibi ülkeler İsrail için kritik seviyede ilişkilerin güçlendirilmesi gereken ülkeler olarak tanımlanmıştır. Kendilerini “Arap denizinde bir ada” ya da “Arap çölünde bir vaha” olarak tanımlayan İsrail dış politika algılaması kendi devlet bekası için yeni karalar ile iletişimde bulunmak zorunluluğu gütmüştür. Fakat, 2000’lerin sonundan itibaren bu mevcut tablo hızla değişmiştir. İsrail, başta Mısır ve Ürdün olmak üzere Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile ilişkilerini yer yer aşikar yer yer gizli olarak güçlendirme başladı. Açıkçası İsrail’in varlığı 67 sınırlarına şerh konulmakla birlikte Arap ülkeleri olarak da sorgulanamaz bir duruma geldi. Bu gelişmeler ise İsrail kamuoyunu ve politika karar alıcılarını kendileri için İran’ın Ortadoğu’daki tek varlıksal tehdit olduğu konusunda hemfikir kılmıştır. Vekalet savaşları kavramının sıkça kullanıldığı günümüzde Irak, Suriye ve Lübnan’ı paramiliter, mezhepsel ve yönetimsel olarak etkileyebilen İran’a karşı İsrail’in kendi etki sahasını geliştirmeye başladığını 2010’lardan itibaren açıkça gözlemleyebilmekteyiz. 2016’nın son aylarında başlayan ve 2017’de devam eden İsrail’in Türkistan ziyaretleri pek çok gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Kazakistan ve Özbekistan ile olan ikili ilişkilerin güçlendirilmesi tarım ve silah teknolojisi üzerinde yapılan antlaşmalar ve her iki ülke ile olan ticaret hacmini toplamda 5 milyar doların üzerine çıkartma girişimleri ise İsrail’in bölgedeki etkisini arttıracak bir diğer etken olarak değerlendirilebilir.

Asıl odak noktamız olan Hazar Havzası ve bu alan özelinde Azerbaycan-İsrail ilişkilerine gelecek olursak gelcekte olması muhtemel ortaklıkları bir kenara koyup mevcut durumu ele alsak bile hali hazırda ciddi bir işbirliğinden söz etmemiz yanlış olmayacaktır.  Azerbaycan, İsrail’in ihtiyacı olan yıllık petrol miktarının üçte birini tek başına karşılamaktadır. 2,5 milyon ton varil ihracatının yanı sıra Azerbaycan menşeili SOCAR firmasının İsrail’in gaz sahalarında çalışma ve doğal gaz çıkartma öncelik hakkı da bulunmaktadır. Öte yandan İran’ın Azerbaycan’ı dış politikada açmaza götüren tutumu ise İsrail’in Azerbaycan üzerindeki etkinlik ve popülaritesini de arttırır hale gelmiştir. İran’ın Güney Azerbaycan bölgesindeki olası Azerbaycan yanlısı faaliyetlerden çekinmesi, Ermenistan’ın Karabağ işgali konusunda çekimser tutumu, Hazar havzasında İran’ın devlet payını arttırmak için statü anlaşmazlığı, kuzey komşusu Azerbaycan’ın olası bir NATO ittifakı ile işbirliği gibi konular Azerbaycan-İran ilişkilerinin zaman zaman tıkanmasına ve İsrail’in bölgede aktif bir diplomasi yürütmesine sebep olmuştur.

İsrail ile Azerbaycan arasındaki diplomatik ziyaretlere bakıldığında ise iki ülkenin ilişkilerinin 2010’lu yıllara doğru yükselen bir ivme kazandığını söyleyebilmemiz mümkündür. Şimon Peres’in 2009, Benyamin Netanyahu’nun 1997 ve 2016 ziyaretleri İsrail nezdinde en yüksek mertebeden ziyaretler olup Azerbaycan dışişleri bakanı Sn. Mammadyar’ın 2012 yılındaki İsrail ziyareti pek çok antlaşmanın imzalandığı dönüm noktaları olmuştur. 1994 yılından itibaren başlayan karşılıklı ticari, askeri ve teknolojik işbirliği günümüzde ciddi bir stratejik ortaklığa evirilmiştir. İsrail’in Azerbaycan:’a Stinger füzesi ithalatıyla başlayan işbirliği Azerbaycan’ın İsrail’in petrol ihtiyacının yüzde 40’ını karşılamasıyla ortaklığın temelini oluşturmuştur. Azerbaycan’ın işgalci Ermeni ordusuna karşı üstünlük kurmasında da etkili olan İsrail menşeili silahların yanı sıra 2012 yılından itibaren kısa ve orta menzilli roketlere karşı etkili “demir kubbe” teknolojisi de İsrail tarafından Azerbaycan’a verilmiştir. Bunun karşılığında ise İsrail Hava Kuvvetleri Azerbaycan hava sahasını kullanabildiği gibi Azerbaycan askeri üstlerinden de yararlanabilmektedir. 

Azerbaycan ile İsrail arasında kurulan ve kolay kolay da bozulacağa benzemeyen bu stratejik ortaklık bölgede İran’ın kuzeyden tehdit altında olduğunun açık bir göstergesidir. İsrail uçakları olası bir İran saldırısı senaryosunda Tahran’ı hedef alabilecek ve Azerbaycan üzerinden ikmal sağlayıp savaş kabiliyetini yükseltecektir. Ayrıca Azerbaycan’ın petrol ve doğalgaz ticareti konusundaki tecrübesi, milli petrol ve doğal gaz şirketini etkin kullanabilmesi ve pazar hakimiyeti; İsrail’in Doğu Akdeniz’de çıkaracağı yeni gaz rezervleri için önemli bir partner olacağa benziyor.  Yazının başında da ifade ettiğim ve tek tek ele alınması gereken İsrail- Özbekistan ve İsrail-Kazakistan ilişkileri bağlamında da Azerbaycan önemli bir yere sahiptir. İsrail için Türkistan’a açılan kapı İran’ın tam üzerinden yani Hazar’dan geçmektedir. Son olarak belirtmem gerekirse Azerbaycan’ın İslami kimliğinin Şiilik ile sarmalandığını ve bu ortaklığının ise devletlerin ötesinde Yahudi-Şii konsensüsünün olabileceğine yönelik iddiaları güçlendirmektedir.

Selim Han YENİACUN